HAKKİMİZDA

1971 yılında Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümüne seviye sınavı ile girdi. Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümünden 1977 yılında mezun oldu. Devlet Tiyatrolarında önce oyuncu daha sonra yönetmen olarak çalışmalar yaptı. Devlet Tiyatroları genel müdürlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. Yönettiği oyunlar; Rusya, Kanada, Güney Kore, İran ve Kuzey Kıbrıs’ta festivallere davet edildi. Hâlen Devlet Tiyatrolarında rejisör kadrosundadır ve Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı TOBAV ile Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği TOMEB kurucusu ve ilk Genel Başkanıdır.
Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde, Eskişehir Anadolu Üniversitesinde, New York Üniversitesi Tiyatro Bölümünde, Berlin Yüksek Sanat Okulu Tiyatro Bölümünde; İngiltere Yorkshire Bretton Hall College’de ve Warwick Üniversitesinde “Yaratıcı Oyunculuk” dersleri verdi. Belçika, Lüksemburg ve Macaristan’da Avrupa Parlamentosu’yla birlikte düzenlenen tiyatro buluşmalarının prensiplerinin oluşturulduğu komitelerde ve organizasyonlarda bulundu, seri atölye çalışmaları yönetti. Fransa ve Tunus’ta uzun süreli atölye çalışmaları yaparak sonuçlarını birer gösteri hâline dönüştüren Tamer Levent, radyo ve televizyonlarda da dizi programlar, drama çalışmaları gerçekleştirdi. TRT Radyo-1’de Gecenin İçinden programında izleyicilerle canlı iletişim programı yaptı. Çin ve Hindistan belgeselleri gerçekleştirdi. Dünyanın pek çok ülkesinde drama atölyeleri yönetti. Bernarda Alba’nın Evi isimli tiyatro oyununun baleye uyarlanmasında, Binnaz Aydan’ın koreografisini yaptığı TV programının reji ve tekst çalışmasını yaptı. Tamer Levent ayrıca FIA (Uluslararası Aktörler Federasyonu) Türkiye Temsilcisi’dir. IATA (Uluslararası Amatör Tiyatrolar Birliği) yönetim kurulu üyeliğinde bulundu. Yerli ve yabancı dergilerde yazıları yayımlandı. Oyunculuk ve yönetmenlik çalışmalarının yanı sıra TOBAV (Devlet Tiyatro Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı) Genel Başkanlığı’nı yürüten Tamer Levent, 1984 yılında kurduğu Sanat Kurumu Deneme Sahnesinde drama çalışmaları başlatmıştır.

“Biz, daha güzel ve daha anlaşılır bir dünya için “Sanata Evet” diyoruz!”

 
Hiç bir şey bilmiyordu.Tek bildiği şey yaşamını sürdürebilmekti. Peki neler yaşayarak geldi günümüze asırlar boyunca. Onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği ne idi?

O zaman adını bilmediği,sürekli buluşlar yaparak kendini ve çevresini değiştirerek geliştirmesine neden olan özelliği?…

İşte sonradan çeşitli dillerde ars, san’a, art gibi isimler bulan bu özellik bizim de sanat olarak tanıdığımız özelliği idi insanın !

Yine o zaman adını bilmediği beş duyu organının sürekli “uyarı”gönderdiği beynin sağ lopunda gelişme gösteren altıncı duyu yani. Beş duyu organı,görme, işitme, duyma, tad alma, dokunma onun beyninde yarattığı uyarılarla karşılaştığı sorunu anlamasına, sonra da ona altıncı duyu ile çözüm bulmasına neden oluyordu.

Sağ lob ve sol lob bütünlük içerisinde faaliyet göstererek, bir çözüm üretiyordu. Sonra da o ürettiği çözümü başkalarına anlatıyordu.Çizgi ve rol oynama tekniği bilginin aktarımına ve paylaşımına önemli katkılar sağlıyordu. İnsan geliştikçe kayıt altına alınmaya başlayan bu bilgiler de sonradan “bilim” diye adlandırdığımız alanı oluşturuyordu.

Bu durumda hemen bir saptama yapabiliriz. O zaman sanat dediğimiz özellik her insan da vardır.Yaşamı ile birlikte oluşur ve büyür.Bu aşamada sanat keşfetmenin,yaratıcılığın ismi belli olmayan özelliğidir.Beynin sağ lopu ile sol lopunun ortak faaliyetidir.

16.yy Klasik Alman filozofu Schelling’e göre sanat, insanın yaratıcılık sürecidir.Bu süreç içersinde teori ve pratiğin birlikte
hareket etmesidir. Tıpkı beynin sağ lopu ile sol lopunun birlikte hareket etmesi gibi. Schelling’e göre, sanat teori ve pratiğin ortak adıdır. Oysa, ilk insan da teori de yoktu başta? Beş duyu ve altıncı duyu vardı ama! Ama, yaşadığını paylaşırken onu asırlar içinde bilime dönüştüren insan, sol lobunu bilimle beslerken, sağ lobunu da besleyecek uygulamalar yaratmalıydı.

İşte en başta kullandığı çizim, resime; rol oynama tekniği ile iletişim, tiyatroya; ritüel ayinler, müzik ve dansa dönüşerek sanat ürünü haline gelmeye başladı.İnsanın doğasında var olan osanat refleksininin gıdaları da sanat ürünleri idi. Daha sonra mağaralardan evlere taşınılması ile, mimarlık; yazının icadı ile bu süreçleri tasvir ederek anlatmanın adı da edebiyat oldu.

Böylece insanlığın sanat algısının gelişmesine hizmet edecek, aynı zamanda onu uyaracak altıncı ana sanat dalı belirlenmiş oldu. Bu dallarda üretim yapanlar, siyaset sanatının gelişmesine, felsefeye, psikolojiye, sosyolojiye, belagat sanatına da hizmet etti.
Antik Yunan döneminde şekillenmeye başlayan Demokrasi kavramına da! altı ana sanat dalı artık sekiz ana sanat dalı olarak anılıyor. Çünkü sinema ve fotoğraf eklendi, çağlar içerisinde.İnsanın doğasındaki sanat olgusunu Aristo, iyi; güzel; doğru ile ifade etti.

Sanat eserinin(ürünün) ontolojik ölçümünde ise; etik, estetik ve adalet olarak gördük biz iyi; güzel; doğruyu. Amaç, bu ürünlerin insanın gelişimi üzerindeki etkileri; gelişen insanın ise ürünlerin gelişiminde neden olduğu süreci tanımlamak idi.
Yani bu bir diyalektik gelişme idi. İnsan ve sahip olduğu SANAT özelliği, sanat eserini; sanat eseri ise insanın sanat kimliğinin gelişimini dönüşümlü olarak sürekli etkledi. İçinde bulunduğumuz milenyumda Türkiye’de yayımlanan Diren Sanat sanat ürünün değerini ve ona olan talebin önemini dile getiriyor. İnsanın sanat kavramı ile olan bu organik ilişkisi göz ardı edildiğinde insan yaşamının gelişmeleri de göz ardı ediliyor. İnsanın mutsuzlaşması söz konusu oluyor.

Bu sadece sanat eseri üretenleri değil tüm toplumun da mutsuzlaşmasına neden oluyor. Zaten, sanat’ın yaratıcısı insan değil mi?
Etik, estetik ve adalet gelişmiyor. Aksine geliştiği noktadan geriye gidiyor.

Sanat ürünü buna alarm yakamaz, uyaramaz hale geliyor. İnsanın sanat talebine yeterince ilaç olamıyor. Çünkü siyasal yaklaşımlar buna izin vermiyor; Gelişmiş insan yerine, adeta gelişmemiş insanı tercih ediyor.

Hristiyanlık, Ortaçağ skolastik anlayışı ile Engizisyon ile bunu yaşarken, sanat algısı yeniden doğuş ile; Rönesans ile; Bu vahşet çağını bitirdi. Hristiyanlık dini kendi Reformu’unu gerçekleştirdi. Bu reformun kaynağı, toplumun sanat düzeyinde, bir yaşam sürdürme hakkını talep etmesiydi. Hristyanlık, vizyonunu çağdaşlaştırma kararı ile yeniledi.

İşte bu yaşama sanatı ve sanat ürünü buluşması onlara çok düzeyli bir sosyal yaşam getirdi, ortak akıl getirdi.
Bu bakış açısı sanat’ın yaşama biçimi olması için; onun maceralarının gerekliliğinin benimsemesini hayal ediyor.

Tamer LEVENT